Ana içeriğe atla

Benim Hayat Hikayelerim ( On Yedinci Bölüm )

 

8. sınıftaki Yılmaz: Ergenliğin ayak sesleri

8. sınıftaki Yılmaz…
Aslında o dönemki Yılmaz; ergenliğe yeni adım atmış, boyu uzamaya başlamış, sivilceler sahneye yavaş yavaş giriş yapmış, (sivilce demeye dilim varmıyor adeta volkanik patlama) sakallarım yeni yeni çıkmaya başlamıştı, aynaya her baktığımda “oluyoruz galiba” diyordum. İçine kapanıktı, özgüvensizlikte dünya markasıydı ama bir kusuru vardı: Arabesk rape düşmüştü. Ama nasıl bir düşüş! Youtube'un dibini kazıyor, ne kadar jiletli, ne kadar efkârlı rap varsa hafızaya atıyordum. Damarlarımda kan değil, arabesk rap sözleri dolaşıyordu. Ve en ironik kısmı? Özgüvensizliğin kitabını yazmış olmama rağmen, konu şarkı söylemek olunca içimden adeta bir "Efgâr Fırtınası" çıkıyordu. Okul koridoru, dershane sırası, arkadaş yanı... Hiç fark etmez. Mikrofonu (genellikle bir su şişesi) elime aldığım an, bende utanma, ar, şeref, na... Şaka şaka, o kadar değil ama yakındı. Şimdi düşününce evet, pişmanlıklarım var. Saçma hareketlerim, garip düşüncelerim de oldu ama o dönem öyle olması gerekiyordu. “Keşke yaşanmasaydı” diyemem; çünkü belki o hataları o zaman yapmasaydım, daha ileride yapacaktım ve o zaman beni daha çok yakardı. En azından erken yandım, kül oldum ama dersimi aldım. O zamanlar arabesk rap benim hayatımın merkezindeydi. YouTube’daki bütün arabesk rap şarkılarını dinler, sözlerini ezberlerdim. Sonra okulda, dershanede, sokakta, arkadaş ortamında hiç çekinmeden söylerdim. Özgüvenim yoktu ama konu şarkı söylemek olunca utanma duygum ortadan kalkıyordu. Yani anlayacağınız konu müzik olunca ben de utanma ar şeref na.... (Şaka şaka o kadar da değil ama azıcık öyleydim işte )

Hayatımı sanki M.Ö ve M.S gibi iki döneme ayırıyorum: 8. sınıftan önceki Yılmaz ve 8. sınıftan sonraki Yılmaz.
Ama bugün size ne öncesini ne sonrasını anlatacağım.
Tam olarak 8. sınıftaki halimle tanışmanızı istiyorum.
Evet… “Ergenus Yılmazisus Humerus la Yılmaz bir sus!” denilen o halimle.

Bir gün hafta sonu kursuna gitmek için sabah erkenden kalktım. ( Kurs değil sanki işkence kampı ) Valizimi hazırlayıp pardon (keşke valiz olsaydı), çantamı alıp evden çıktım. Okulun yolunu buldum ama keşke bulmasaydım. Hafta sonu kursu isteğe bağlıydı, yani sınıf kalabalık değildi; parmakla sayılacak kadar az kişi vardı. Ben ise orada resmen işkence çekiyordum. Zaman geçmiyor, saat ilerlemiyor, moral sıfır. Yaşım 14, adım Yılmaz, halim perişan. Okulun kapısından girerken içimden “burası cehennemse, ben niye hâlâ yürüyebiliyorum” diyordum. Gözlerim yere bakıyor, ayaklarım sınıfa gidiyor, beynim “gitme lan!” diyor ama sonra ekliyor: “Gitmezsen annen azarlayacak". Ama hemen ardından “gidersen sıkılacaksın” diyor. Yani beynim bile benimle dalga geçiyor, düşün o kadar bitmişim. Sınıfa girdim, arkadaşlarla oturduk, hocayı bekliyoruz ama içten içe “gelmese de eve gitsek” diye dua ediyoruz. Ama biz daha “keşke”nin “k”sını bile demeden hoca içeri girdi. O an dünya başıma yıkıldı, kafam sıraya çarptı, Yılmaz elden gitti Dersimiz Türkçeydi. Hoca “nasılsınız” bile demeden direkt tahtaya yazmaya başladı. Ve o kelime... Slaytlar pardon üniversite okumaktan yine beynim yandı şey dicektim sıfatlar. Tahtaya “S-I-F-A-T-L-A-R” yazıyor, ben her harfte içimden “of” çekiyorum. O an dedim ki: “Bu dersi eğlenceli hale getirmem lazım, yoksa ben burada yaşlanırım.” Hoca akıllı tahtaya sorular yansıttı, herkesi sırayla tahtaya çağırıyor. Ve tabii ki sıra bana geldi. Gelmezse zaten hayatın dengesi bozulurdu, kuşlar ötmezdi, çiçekler açmazdı, kıyamet kopardı. Cevabı bilmiyorum ama rezil olmak da istemiyorum. O anda aklıma şeytani bir fikir geldi:“Yılmaz, milleti güldürürsen yanlış yaptığını unutur, sen de kurtulursun.” Ve işte o an… tarihe geçtim. Soruyu parmağımla değil, burnumla işaretledim. Yanlış çıktı ama herkes şaşırdı, sınıf kahkahaya boğuldu, hoca bile güldü. İçimden dedim ki: “Yılmaz, başardın. 5 dakika cennete gittin, sonra geri geldin ama değerdi.” Bir sonraki soruya kafa attım, diğerine dirsek vurdum, saçma sapan hareketlerle tahtayı ringe çevirdim. Sınıf gülmekten kırıldı. Hoca bile “yeter Yılmaz” derken gülüyordu. Ama sonra konu boy uzunluğuna geldi. Hoca 1.50 civarıydı ve ben onun yanında eyfel kulesi gibi duruyordum. Bir şaka patlattım hocanın boyuyla ilgili… Kadının suratı düştü. Ben de içimden “oh” dedim. Hep benim yüzüm mü düşecek yani? Bu dünya etme bulma dünyası sonuçta. Sonra teneffüse çıktık. Ders programına bir baktım: Matematik. O an dedim ki “Ben bu derse giremem. Bu hocayla aynı oksijeni soluyamam.” Gittim hocanın yanına: “Hocam benim bilmem neyimin şeyisinin düğünü var da, çıkabilir miyim?” dedim. Hoca şaşırtıcı bir şekilde “Tamam, çıkabilirsin.” dedi. Ben de içimden “Allah’ım dualarımı duydun!” diyip çantayı kaptığım gibi halı sahaya gittim. Arkadaşlarla maç yapıyoruz, top bende, beş gol atmışım, formdayım. Kantine gittim, yemeğimi yedim, sonra banka oturdum. Her şey mükemmeldi… ta ki omzuma bir el değene kadar. Yavaşça arkamı döndüm… Ve karşımda matematik hocası. “Yılmaz, hani sen düğündeydin? Bana niye yalan söyledin?” dedi. O an dilim tutuldu. Yutkundum. Hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım. O günden sonra bir daha kolay kolay yalan söyleyemedim. Söylesem de beceremedim zaten. Bir gün yine hafta içi fen dersindeyiz. Hocamız dedi ki: “Çocuklar, corona virüs diye bir şey çıkmış. Okullar tatil olabilir.” Biz sınıfça kahkaha attık. “Hocam film mi bu?” dedik. Ama 1-2 hafta sonra… pat! “Okullar tatil!” Manşeti görünce sevincimden zıpladım. Sanki cehennemde cezasını çekmişim de cennete transfer edilmişim gibi hissettim. 2. dönemi hiç okula gitmeden geçirdik. Sadece karne almak için gittim. Ve o sırada bizim berberin “Takdir getir, saç tıraşı benden” kampanyasını gördüm. Direkt takdir belgemi alıp “yallah berbere!” dedim. Ama berbere gittiğimde gördüm ki, tüm mahalle orada. Sıra bana gelse 63 iş günü geçecekti. O kadar yol gidip, sonunda eve dizlerimi kırıp oturdum. “Boşver ya, en azından bizim Allah’ımız var, takdirimiz de var.” dedim içimden. Bir gün dershanedeyiz. Arkadaşlarla oturuyoruz. Bir tanesi bana dedi ki: “Yılmaz, elini havaya kaldır!” Ben de “tamam lan” dedim, elimi kaldırdım. Ve o anda tavan çöktü. Arkadaşlar gülmekten yerlere yattı. Ben şoktayım. Müdür çağırdı, “Ne yaptın Yılmaz?” dedi. Ben de “Hocam, ben sadece elimi kaldırdım.” dedim. O gün anladım ki ben süper kahraman değilim ama doğal afetim.

Sonuç: İyi Ki O Yılmaz Olmuşum

Şimdi düşünüyorum da o dönem ne kadar saçma sapan hareketler yapsam da, onlar olmasaydı bugünkü Yılmaz da olmazdı. Hatalarımı erken yaptım, erken öğrendim. Ve bu yüzden pişman değilim. Evet, o 8. sınıftaki Yılmaz belki biraz deli, biraz utanmaz, biraz da saf bir çocuktu… Ama en azından kendi gibiydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Benim Hayat Hikayelerim ( Birinci Bölüm )

Çocukluk Anılarım: Okuldaki İlk Günüm ve Köyde Geçirdiğim Zamanlar  Birinci sınıfa başlayacaktım. Annemle beraber okul kaydımı yapmak için okulun yolunu tuttuk. Ben sadece okula girdiğim kısmı ve sonrasını hatırlıyorum. Evet okula girmiştik ve adım attıkça karşıda duran öğretmenime biraz daha yaklaşıyordum. Nedenini bilmiyorum fakat içimde bir korku hissiyatı vardı ve utanıyordum. Ardından annemin arkasına geçip eteğine sarılıp sağ gözüm kısık bir şekilde öğretmenime bakıyordum. Öğretmenim bana " utanma evladım " diyordu fakat benim kalbim gittikçe hızlı atıyordu bir an önce eve gitmeyi istiyordum. İçimden " anne eve gidelim lütfen " diyordum ancak öğretmenimden utandığım için eve gitme isteğimi açıkça dile getiremiyordum. En sonunda annem ve öğretmenim biraz konuştuktan sonra annem elimi tutup " eve gidiyoruz " dedi. Ben o an çok mutlu olmuştum fakat belli edemiyordum mutluluğumu içimden yaşıyordum. Aslında çok garip bir çocuktum. - şuan gencim ve hâlâ öy...

Benim Hayat Hikayelerim ( On Altıncı Bölüm )

  Yılmaz'a Kardeş Geliyor Geliyor geliyor... Yılmaz'a kardeş geliyor. 5. sınıfa gidiyordum. Annem bir gün bana hamile olduğunu söyledi ama ben annemin hamile olduğuna bir türlü inanamıyordum. Annemin karnında küçük bir yaratığın olması ve tekme atması bana garip geliyordu nedense. Annemle beraber bebeğin cinsiyetini öğrenebilmek amacıyla doktorun yanına gittiğimiz zaman, annemin hamile olduğunu kabullendim artık. O gün doktoru kapısının önünde beklemek yerine dışardaki parkta oturup bekledik. Anneme birlikte bankta oturuyorduk, yanımızda bir bank daha vardı ve o bankta da bir kadın oturuyordu. Nasıl olduysa annemle o kadın konuşmaya başladı ardından arkadaş oldular. Hâlâ nasıl, kaç dakika da arkadaşlar oldular anlamıyorum. Neyse sıranın bize gelmiş olması düşüncesiyle banktan kalkıp doktorun yanına gittik. Annem doktorun yanına gitmişti ve ben de kapıda annemi bekledim. Kapıda öylece beklerken " Bebek acaba kız mı? İnşallah erkek olur zaten 2 tane kız kardeşim var, bebek e...