Ortaokulda Bir Günüm
Ortaokulda bir günüm nasıl geçiyor?
Annem, beni ve kız kardeşimi sabahın erken saatlerinde mışıl mışıl uyurken gördüğüm en güzel rüyanın tam ortasında kısık bir sesle " Yılmaz, Yılmaz, Yılmaz kalk " diye uyandırıyor. Ben de bazen annem y harfini söylemeden bazen de onlarca kez yılmaz dediği zaman uykudan kalkıyorum. - bu durum gece ne zaman yattığıma bağlı olarak değişiyor tabi - Uykudan kalktıktan birkaç saniye sonra kafamı tekrar yastığa koyup rüyanın devamının gelmesini bekliyorum lakin annem mutfakta hâlâ Yılmaz diye sesleniyor bana. Kız kardeşimi sorarsanız o elini yüzünü yıkayıp kahvaltıya geçmiş bile. Ben de en son annemin seslenmelerine dayanamayıp elimi yüzümü yıkamaya gidiyorum, sonra da kahvaltıya geçip uykulu bir şekilde kahvaltımı yapıyorum. Kahvaltı yaptıktan sonra okula ait olan formalarımı giyiyorum ve çantamı sırtıma koyup ayakkabılarımı giyip kapıdan dışarıya çıkıyorum. - o zamanlar ayakkabı bağcığını bağlayamadığım için annem yardım ediyordu ayakkabı bağcıklarımı bağlamaya - Biz 5. katta oturuyoruz arkadaşım Veysel ise 2. katta oturuyor. Veysel'le beraber okula gidebilmek için 2. kata inip Veysel'in evinin kapısını çalıyorum ve çoğu zaman ya annesi ya ablası kapıyı açıp " Yılmaz biraz bekle Veysel kahvaltı yapıp gelecek " diyor. Ben de bekliyorum. Dakikalar sonra Veysel kapıdan çıkıyor ardından selamlaşıp okulun yolunu tutuyoruz. - bu arada Veysel ayakkabı bağcıklarını bağlayabiliyor - Kardeşimle beraber okula gitmeyi sevmiyorum ve bu yüzden evde biraz oyalanıyorum o erken çıkıp okula gitsin diye. Veysel ile ben de yolda değişik muhabbetler edip okula doğru gidiyoruz.
Yılmaz: " Bu bina 7 katlı, bu bina 8 katlı o zaman 8 katlı bina kazandı"
Veysel: " Hayır, 8 katlı binanın yanındaki bina 9 katlı o zaman o kazandı"
Yılmaz: " Tamam o kazandı"
Yılmaz: " Veysel, rüyamda seni gördüm mafya babası bizi kaçırıyordu"
Veysel: " Gerçekten mi?"
Yılmaz: " Yok lan şaka, laf olsun diye"
Yılmaz: " Laf sokarım derinden aklın oynar yerinden"
Veysel: " Oooo güzel laf nerden öğrendin?"
Yılmaz: " Aklıma geldi söyledim"
Yılmaz: " Bu araba kesin passat 5"
Veysel: " Hayır passat 6"
Yılmaz: " Gel arkasına bakalım"
Veysel: " Gel"
Yılmaz: " Passat 4 müş"
Gibi gibi konuşmalar...
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan ikimizde kendimizi okul bahçesinde A şubesinin sırasında buluyoruz. Ben bazen sırayı beklemeden okulun içine girip direkt sınıfa koşuyorum. Sonra ilk dersimiz başlıyor, kitaplarımızı ve defterlerimizi masanın üzerine koyuyoruz. Ben dersle fazla ilgisi olan biri değildim o zamanlar. Arka sıraya geçip arkadaşlarla sohbet muhabbet ediyorduk ve hoca bizi görünce cezalandırıyordu her zaman. Bir keresinde Türkçe öğretmenim dayanamayıp annemin numarasını istemişti. Ben de 0543 diyip gerisini siz bulun demiştim ve sınıf kahkaha atmıştı. Hoca da heralde bu çocuk bu beyinle fazla yaşamaz düşüncesiyle benden umudu kesip dersine devam etti. Dersler çok sıkıcıydı. Keyif aldığım bir tane bile ders yoktu neredeyse. - beden dersi hariç - Derslere girip hiçbir şey yapmayıp vakit öldürüyordum resmen. Sınav zamanı geldiğinde de sınav kâğıdına trene bakan öküzler gibi bakıyordum. Birazcık matematiğim iyiydi sadece. Matematik sınavından 90 puan almıştım, matematik öğretmenim de sınıfta ders işlerken yanıma gelip " Sen kaç puan aldın?" diye sordu. Ben de " 90 aldım öğretmenim " diyince başımı okşayıp " Aferim " dedi. Bana aferim demesi çok hoşuma gitmişti, bu nedenle de o an aklımdan çıkmıyor. Bir gün Türkçe dersindeyiz, sınıfta biri yaramazlık yaptığı için - kesinlikle ben değilim - Türkçe öğretmeni sinirlenip ders kitabında yer alan 10 sayfalık hikayenin tamamını deftere yazmamızı istedi. Biz de sınıfça oflayıp pufladıktan sonra başladık yazmaya. Ben her zaman ki gibi flash hızında yazıyorum tabi. 10 sayfayı bitirdikten sonra etrafa bakındım ve arkadaşlarımın daha 2. sayfada olduğunu görünce öğretmenim bana bakmasın diye bende yazmış gibi yapıyorum. Biraz zaman geçtikten sonra Türkçe öğretmenim yazmış gibi yaptığımı anlamış olmalı ki beni defterimle beraber yanına çağırdı. Ben de defterimle beraber yanına gittim. " Defterini aç, oku " dedi. Ben de defterimi açıp okuyamadım çünkü kendi yazımı ben bile anlayamıyorum. Sınıftaki herkeste arapça yazısı diyip bastı kahkahayı. Öğretmenim de biraz söylendikten sonra yerime geçtim ve sıfırdan yazmaya başladım. Bu sefer yavaş yavaş, anlaşılır bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Daha 1. sayfayı bitirmeden ders bitti. Eve gidince geriye kalan sayfaları tamamlarım diye düşündüm ama sadece düşündüm, uygulamadım. Türkçe dersinin ardından ingilizce dersimiz başladı. Sınıfta İngilizce öğretmeni bir şeyler anlatıyordu sonra bir yerde takılıp " İnsanda akıl bırakmıyorsunuz ki " dedi. Ben de sessiz bir şekilde " Aklın yok ki bırakalım " dedim. - demek ki sessiz bir şekilde söylememişim - Bu lafımı İngilizce öğretmeni duymasın mı? Beni kolumdan tutup müdürün odasına götürmesin mi? Müdür bana kızmasın mı? Sonra sınıfa gönderdi ve bende kendimi açıklamak için " Size söylemedim " dedim. Arkadaşlarımında " Öğretmenim, Yılmaz size söylemedi" diye bana destek vermesiyle beraber İngilizce öğretmeni birazcıkta olsa sakinleşmişti. Heralde hamile olduğu için biraz fazla kafaya takıp sinirlendi. Film izlemeyi sevdiren kişi de bir İngilizce öğretmenim olmuştu fakat bu kadın değil, bir erkek öğretmendi. ' Black ' diye bir film. Bir görme engelli kızın hikayesini anlatıyor. O film beni çok etkilemişti, hâlen aklımdan çıkmıyor ve bu nedenden dolayı film izlemeye merak sardım. En korktuğum derste İngilizce dersiydi. En düşük puan aldığım dersti kendileri. Neyse anlatırken bile sıkıldım doğrusu. Şimdi ders çalışmayı seviyorum ancak ortaokul yıllarında nefret ediyordum, o anlar aklıma geldikçe kusasım geliyor. Ders dinlemek, ders çalışmak bana bir eziyetti. Teneffüsler olmasa, arkadaşlar olmasa, Veysel olmasa çekilecek gibi değildi. Ha bir de futbol konusu var. Bazen teneffüslere çıkıp arkadaşlarla futbol oynuyorduk, tabi kısa bir süre olduğu için futbolun tadına doyamıyorduk. Futbolun tadına doyduğumuz zamanlar beden dersiydi. Beden dersi 2 saat ise 2 saatin 1 dakikası bile futbolsuz geçmiyordu, geçemezdi. Ben kaleciliğide, forvetide çok güzel oynuyordum. Ortaokul yıllarımda futbola dair yeteneğim vardı ancak şimdi maalesef kaybolmuş vaziyette. Ders programı neredeyse her hafta değişiyordu ama beden dersimiz her zaman cuma günü son iki derse denk geliyordu. Okulda en fazla haz aldığım zaman ise kış mevsiminde cuma günü son iki derste havanın kararmasıyla beraber halı sahanın ışıklarının açılıp orada arkadaşlarla futbol oynamamızdı. Şuan bile o kadar heyecanlandım ki o andaki mutluluğumu tarif etmem olanaksız. Resmen ilk defa eve gitmek istemiyordum o an. Düşünsenize havanın karanlık olmasını seviyorsunuz, beden dersini seviyorsunuz, halısaha da ışıklarla beraber sevdiğiniz arkadaşlarla futbol oynamayı seviyorsunuz, bulunduğunuz anın her tadını çıkarıyorsunuz, yoruluyorsunuz ama bu umrunuzda bile değil çünkü siz yaşadığınız her saniyenin kıymetini bilip o saniyelerden keyif çıkarmaya bakıyorsunuz, yaşadığınız her anın kıymetini biliyorsunuz, hayatı seviyorsunuz, kendinizi seviyorsunuz ya da başkaları tarafından seviliyorsunuz. Tüm bunlar birleşince - daha önce duymadım ama - mutluluk patlaması gibi bir şey ortaya çıkıyor. İşte bu ' mutluluk patlaması ' denilen şey, benim yaşadıklarımı, anlatmak istediklerimi sadece iki kelimede anlatıyor. Son dersin bitmesiyle beraber hepimiz evlerimize dağılıyoruz. Bir de eve giderken yağmur yağsa tadından yenmez. Şemsiyenin altında, yağmurun sesiyle, toprağın kokusuyla, bastığım ıslak yerlerle beraber eve gitmek apayrı bir duygu benim için. Bazen eve giderken dedemi görüyorum, dedem de bana harçlık verdikten sonra mutluluğuma bir mutluluk daha ekleniyor. - kesinlikle harçlık verdiği için değil, gördüğüm için - Sonunda eve vardık. Eğer yağmurlu gün ise annem daha kapıyı açmadan " Çorapları çıkar, banyoya koş, saçlarını kurula, üstünü değiştir " diyor. Ben de dediklerini yaptıktan sonra yemeğe geçiyorum. Yemeği yedikten sonra annem " Ders çalış " diye söyleniyor. Ben de odama geçip zamanın geçmesini bekliyorum. Bazen lavaboya gidip 15-20 dakika boyunca öylece duruyorum, zamanın geçmesini bekliyorum. Ardından oturma odasına girip anneme ders çalıştığımı söylüyorum. Annem tabikiside inanmıyor bana. İçeri geçtikten sonra dizi izliyorum, dizi bittikten sonra da dişlerimi fırçalayıp yatağa geçip uyuyorum demek isterdim ama dişlerimi fırçalamıyordum o zamanlar, demek ki tembelliğim sadece ders konusunda değilmiş. İşte diziden sonra yatağa geçip mışıl mışıl uyuyorum ve sonra yine aynı döngü... ( İyi geceler )

Yorumlar
Yorum Gönder